AnasayfaHakkımızdaAraştırma MerkezleriYayınlarHizmetlerimizBasında TASAVBağlantılarGalerilerİletişim

Batı’ya Karşı İttifaktan Batı Yanında Suriye’ye Karşı İttifaka…


Doç. Dr. Timuçin Kodaman
Dış Politika Araştırmaları Merkezi // 01 Ekim 2013


 

Suriye’de yaşanan insanlık dramı devam ederken, uluslararası camianın Suriye’de hayatını kaybeden yüz binlere ve mülteci durumuna düşen milyonlara karşı gereken dikkati vermemesi kendi halkına zulmeden Esad yönetiminin elini güçlendirmektedir. Suriye’deki iç savaşın tarafları olan Esad yönetimi ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) arasında yaşanan çatışmalarda sadece savaşan kesimler değil çokça sivil de zarar görmektedir. Özellikle son dönemde Esad yönetiminin kimyasal silâh kullandığı iddialarının güçlenmesi ve caydırıcı yaptırıma gidilmediği takdirde bu olayın tekrarlanabileceğinin yarattığı endişeyle bir şeyler yapma arayışına giren ABD-İngiltere-Fransa üçlüsü, Suriye’ye müdahaleyi ciddî anlamda gündemlerine almışlardır. Özellikle Obama yönetimine; askerî, siyasî ve ekonomik anlamda büyük bir yük getirecek muhtemel operasyona İngiltere Parlamentosu’nun onayını alamayan İngiltere Başbakanı Cameron’un askerî anlamda aktif destek veremeyeceğinin de anlaşılması üzerine, Suriye’ye askerî müdahalenin yapılabilirliği sorgulanmaya başlamıştır.

Suriye’nin kimyasal silâhlarını uluslararası camiaya devretmesini öngören Rusya’nın önerisine ABD’nin de destek vermesiyle Suriye’ye askerî müdahalenin rafa kalkma ihtimali doğmuştur. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ve Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov arasında yapılan görüşmeler sonrasında varılan mutabakat, Suriye müdahalesinin gündemden düştüğünü göstermektedir. Yeni gündem ise Suriye’ye kimyasal silâhların bıraktırılarak bu silâhların imhasının sağlanmasıdır. Öncelikli olarak üzerinde durulması gereken husus, Suriye’nin sahip olduğu kimyasal silâh stokunun gerçekçi bir şekilde tespitinin yapılmasıdır. Daha sonra silâhların teslimi ve imha sürecinin ne derece çetrefilli olacağı konusunda kafa yorulabilir. ABD’nin 29 bin ton kimyasal silâh stokunun %90’ını imha etmesinin yaklaşık 25 milyar dolara mal olduğu[1] gözönünde bulundurulursa, Suriye’nin sahip olduğu iddia edilen bin tona varan kimyasal silâh stokunun maliyeti ve imhası sanıldığı kadar basit olmayacaktır. Özellikle Suriye’de devam eden çatışma hâli dikkate alındığında, kimyasal silâhların Suriye içinde imhasının mümkün olmayacağı çıkarımında bulunulabilir.

Bu noktaya kadar Suriye’de yaşanan savaş hâlinin nasıl son bulacağı, sivil ölümlerinin durdurulmasıyla ilgili bir çözüm planının olup olmadığı ve yerlerinden edilmiş milyonu aşkın mültecinin vatanlarına nasıl, ne zaman ve hangi şartlar altında döneceği üzerinde henüz netleşmiş bir şey görünmemektedir. Suriye’nin elinde bulundurduğu kimyasal silâhların uluslararası topluma devri, Esad yönetiminin bu silâhlara başvurmadan yeni katliamlara ve saldırılara imza atabileceği mânâsına da gelebilir. Esad yönetiminin Suriye’deki iç savaşa bakışı, Suriye’nin meşru askerî gücüne karşı dışardan desteklenen paralı askerlerce ve El-Kaide militanlarınca yürütülen silâhlı hareketi durdurabilmek ve Suriye’nin tamamında istikrarı sağlayabilmek şeklinde özetlenebilir.

Egemenliğin bir ülkeyi idare eden yönetime sorumluluk yüklediği düşünülürse, Suriye devletinin devamını ve halkının refahını sağlama sorumluluğu Esad yönetimine aittir. Bunu yaparken de başvurduğu yöntemlerin meşruluğu veya gayrimeşruluğunun sorgulanması ayrı bir sorunsaldır. Suriye’deki düzenli orduya karşı verilen asimetrik gerilla savaşı sivil yerleşim yerlerinde de devam etmektedir. Böylesi bir durumda sivil kayıplar da söz konusu olmaktadır. Çatışmaların yaşandığı bölgedeki sivillerin korunması da Suriye yönetiminin yükümlülüklerinden biridir. Esad rejiminin doğrudan ve kasıtlı olarak sivil yerleşim yerlerini vurması sonucu hayatını kaybeden sivillerin tek sorumlusu ise doğrudan Esad yönetimi olacaktır.

Diğer bir bakış açısıyla, devlet egemenliğini, devletin sahip olduğu toprakları kontrol etme kapasitesi olarak değerlendirirsek, Esad rejimi kendi topraklarını Suriye içinden yükselen ve dışarıdan askerî ve ekonomik anlamda desteklenen silâhlı bir muhalif güce karşı kontrol etmeye çalışmaktadır. Yine daha önce belirtildiği gibi, kontrolü sağlarken kullandığı yöntemlerin hukuka uygunluğu başka bir tartışmayı da beraberinde getirecektir. Devletlerin içişlerine müdahil olma uluslararası hukuk tarafından da kabul görmemektedir. Yine benzer şekilde uluslararası hukuk, insan haklarının korunması için de bazı yaptırımlar öngörmektedir. Örneğin, geçtiğimiz yüzyıl içinde insan haklarının uluslararası alanda geniş kabul görmeye başlamasıyla insanlığa karşı işlenen suçlar, savaş suçları veya soykırımın uluslararası hukukun devletlere tanımış olduğu “içişlerinde serbestlik” kapsamında değerlendirilmeme eğilimi başlamıştır. Suriye rejiminin kendi vatandaşlarına yönelik uyguladığı sert müdahaleler insanlık suçu veya soykırım değerlendirilmesine varacak boyuta ulaşmadığı sürece, bu müdahaleler hukuken ciddî yaptırımlarla karşılaşmayabilir.

Suriye meselesinin daha karmaşık bir yapıya bürünmesine yol açan önemli unsur, dış güçlerin bölgedeki siyasî çıkarlarını korumak amacıyla birbirlerinden farklı politikalar uygulamalarıdır. Açıkça görülmüştür ki, ABD’nin Suriye rejimine ve Esad’a bakış açısı Rusya’nın perspektifiyle örtüşmemektedir. Suriye, Rusya’nın Ortadoğu’da önemli bir müttefiki olma statüsünü sürdürmekte ve Suriye’nin bulunduğu coğrafyanın Akdeniz jeopolitiğine etkisi Rusya lehine kullanılabilmektedir. Diğer yandan, Türkiye ile hemhudut olan Suriye, her fırsatta Türkiye’nin içişlerine karıştığı ve teröre destek veren ülkelerden biri olduğu ithamını dile getirmektedir. Türkiye’nin Suriye politikası Esad rejiminin karşısında ve Esad’ın gitmesi ihtimali üzerine kurulmuştur. Esad’ın yönetimde kaldığı her geçen gün, Türk dış politikasının uygulanabilir gelecek öngörüsünden mahrum olduğu izlenimi oluşturmaktadır. Özellikle kimyasal silâh konusunda ABD ve Rusya arasında varılan uzlaşmayla Suriye’ye müdahalenin en azından kısa vadede gündemden çıkmasına rağmen, Türkiye askerî müdahalede ısrarcı tavrını sürdürmektedir. Özellikle Türkiye’nin birlikte hareket ettiği Batı cenahının Türkiye’yle senkron olmadığı, ABD’nin askerî müdahaleyi askıya alması sonrasında bile Türkiye’nin müdahaleci tarafta kalmasıyla daha çok açığa çıkmıştır.

Türkiye’deki AKP iktidarının dış politika sorunlarından birini iç siyasette fazlasıyla kullanması, konuyla ilgili dezenformasyonun artmasına neden olmuştur. Suriye meselesi gündeme Türkiye’nin salt iç politikası şeklinde lanse edilmiş ve sonucunda muhalif kesimlerde rahatsızlık oluşmuştur. Türkiye bir ülkenin iç politikasına doğrudan karışan ve o ülkeye rejim tayin etme arayışına kalkışan görüntüsünü hukukî prensiplerle temellendirme konusunda da başarılı olamamaktadır. Uluslararası hukuku iç hukuk gibi değerlendirmekte ve reel politiğin uluslararası hukuka muhtemel etkilerini göz ardı etmektedir.

Ayrıca Başbakan Erdoğan, muhalefetin (özellikle CHP) müdahale karşıtı tutumuna yönelik getirmiş olduğu eleştiride, Osmanlı’nın son döneminde gerçekleşen Çanakkale Savaşı’na dur denilemediğine ve o dönemde Suriyelilerin de aralarında bulunduğu çeşitli Müslüman toplumların da desteğini aldığımıza vurgu yapmıştır. Başbakan’ın özellikle vurguladığı bir konu ise, Batı sömürgesi konumundaki ülkelerden ve dünyanın çeşitli yerlerinden Çanakkale Savaşı’na getirilen Müslümanların, Müslüman bir devlete karşı savaştıklarını anlayınca saf değiştirmeleridir. Öncelikle altı çizilmesi gereken konu şudur ki, Çanakkale Savaşı sırasında CHP gibi bir partinin henüz hayali bile kurulmamıştı; o nedenle CHP’yi bu şekilde eleştirmek, Suriye konusunun aslını hamasî söylemlerin arkasına saklamaktır. Üstelik, Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı ordusuna Suriye’den yardıma gelen Müslümanlar Batı’ya karşı savaşmış; sömürge topraklarından gelen Müslümanlar da Müslüman bir devlet olan Osmanlı’ya karşı savaştıklarını anlayınca saf değiştirmişlerdir. Bugün gelinen vahim noktada ise Türkiye Suriye’yi Batı ile birlikte vurmak istemektedir. Dolayısıyla, nereden bakılırsa bakılsın, böylesi bir benzetmenin ve eleştirinin iler tutar tarafı yoktur.

Dinî kimliğine dayanarak Ortadoğu’da liderlik iddiasında bulunan bir iktidarın, ABD ve Rusya arasında diplomatik çözüm üzerinde uzlaşılmasına rağmen hâlâ “kapsamlı bir askerî operasyon” yapılması yönündeki anlamsız ve gereksiz girişimleri dikkate alındığında, İslâmcı söylemin de liderlik iddiasının da sona erdiği tespitini yapmak gerekmektedir. Bir zamanlar Batı’ya karşı Türkiye’nin yanında savaşan Suriye halkının daha büyük kayıplar vermesine sebep olacak bir askerî operasyona çanak tutmanın ne anlama geldiğini belirtmeye ise gerek dahi yoktur.       

 



[1] “Suriye’deki Kimyasallar Ona Emanet”, Hürriyet, 16 Eylül 2013, http://www.hurriyet.com.tr/planet/24717905.asp  

YAYINLAR
İletişim BilgilerimizBizi Takip Edin
Nasuh Akar Mah. 1.Cadde No:43/4 Balgat-Çankaya/ANKARA Tel:0312 287 8899 Faks:0312 285 4499